10 Kasım 2009 Salı

dünya durdukça!


sen gittin, başkaları kaldı.
başkaları gitmeliydi,
sen kalmalıydın...

9 Kasım 2009 Pazartesi

öpücük balığı

İşe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “Naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım... Söylemezdi ki... Dünyanın en sevimli delisiydi... O öyle biriydi işte. Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı. Ne buğdayı, naapıcak acaba, nereden alıcam ben şimdi?

Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum... Evet, oyun başlamıştı. Savaş’a "buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum:

- Haa?
- Buğday
- Eee, nolucak buğday?
- Hiç... Tavuk buldum da bi tane... Buğday veriyim diyorum...
- Sittir lan...

Ciddi miyim diye gözlerime baktı... Ben de çok ciddi baktım.

- Gültepe’de bir civcivci var ama... Buğday satar mı bilmem... Daha çok suni yem olur onlarda...
- Yok, suni yem olmaz, buğday lazım... Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle... Pis bi rengi oluyo... En iyisi buğday...
- Ha bi de yumurtluyo... Harbi tavuk yani, ciddi bi tavuk kimliğine sahip... Bir ara ben de besledim... Spenç tavuğu diyorlar... Tam yumurta tavuğuydu... Bazıları et tavuğu oluyor ya, pek yumurtlamaz onlar... Bak ne diycem, esas darı sever hayvan... Çift sarı çıkarır... Darı al sen ona...

Oyun böyle bir şeydi işte... O başlatırdı... Hayatınıza aniden buğday, darı, tavuk, yumurta ve size yedi kafayı diye bakan bir sürü insan girerdi... Komik, sürükleyen, ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun...

Büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan, buğday bulmak üzere çıktım. Buğday... Noolcak acaba? Kuruyemişçilerde var mıdır?

- Keşkeklik mi? Aşureye falan mı katçaanız?
- Ne?
- Buğday sormadın mı?
- Ha evet, olabilir.
- Sonunu dün sattım. Yok..

Hıyar kuruyemişçi! Lan madem yok, niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun? Sana ne? Bu millet de bi tuhaf ha... Buğday var mı, var. Ya da yok. Bitti, bu kadar! Sana ne ne olacağından? Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif! Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim?! Sinirleniyorum ama. Hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı? Adam başı buğday olması lazım... Kendi kendime gülüyorum. Biliyorum, o da gülecek... Gülücez.. Öpücem sonra... Sonra, sonra... Noolcaksa o buğdaylar...

Mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır. Bu arada, kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım. Buğday arayan acıkmış bir tavuk... Bık bık bık. Bıdaaak... Aslında içimde garip bir mutluluk var. Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor. O'nu bu yüzden seviyorum galiba. Bana da sıçrayan bir tılsımı var... Her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor... O'nun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum. Çocukmuşuz biz... O, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet... Dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.

Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan? Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde. Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki... Neyse, aldık işte. Bir kilo buğdayımız oldu. Yanında bir tane de ufak rakı. Manyağım lan ben! Bariz manyağım...

"Geldi mi buğday?" diye sordu. Gözleri ışık ışık... Meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı" diye torbayı uzattım. Cadı! Aldı torbayı masanın üstüne koydu. Ne olacak şimdi bu buğday? Sormayacağım ama... ”Naaptın?” dedi. Elinin körü! Saatlerdir buğday arıyoruz herhalde. “Toprak mahsülleri ofisine gittim canım. Taban fiyattan destekleme alımı yaptım.” Gülüyor. Her şey o gülsün diye zaten... Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. Ama bu gerçek yani. Çok gülen insan gördüm ben. İşim gereği. Hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu. Birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin! “Bak şimdi“ dedi; “Bu senin dilek güvercinin. Ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”

Dedim ya, tılsımı var O'nun. Aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir. Bitmesin istersiniz... Bitmesin diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm. Balkona çıktık sonra. Pıt pıt kanat sesi... Pıt pıt iki çocuğun yüreği... Balkona yıldız tozları mı yağdı? Çok mu güldük.. Peki çok gülmek iyi midir gerçekten? Ağlar mı sonra insan? Babaannem Deli Fadime’nin dediği gibi “dünyanın düz murâdı yok” mu? Çok muhabbet tez ayrılık mı peki? noolur “öyle diilmiş” olsun... Noolur bitmesin.. Pıt pıt... Yüreğim... Gece... Yemin ederim, yıldız tozu yağıyor...

Ertesi sabah Kadriye oldu. Espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. Kadriye. O'nun masal kahramanlarından biri. Söylediğim gibi, yaşam bir oyun O'nun için. Gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki. İlk Kadriye olduğunda yeni tanışmıştık. Yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. Buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. Kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “Ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. Çok güldüm. Yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “Delirdi” diye baktım. Saçlarına bigudi tuttururken “naapıyosun yaa” diye sordum. “Nooluyo kızım?” Garfield gibi gözlerime baktı. “Yarın eltimgil gelecek” dedi. Sonra güldü. Nasıl güldüğünü biliyorsunuz. O gün bana “annesi gibi” olmuştu. Ya da benim annem gibi. Oynuyordu. Başka bir şey. Herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. Komikti ama, ürkütücüydü. Yani hep oynanamazdı ki... Eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte. Yoksa değil miyd? O Kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım. Fehmi diye bir herif oluyordum. Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum. Gülüyorduk sonra. Kadriye ve Fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. Pıt pıt, iki çocuk yüreği...

O'nun masal kahramanları bir tane değildi ki! Bazen Müge ile Furkan olurduk. Aslında onlar bizim arkadaşımızdı. Ama O, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “Kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.” Müge olduğu zaman “eskeyp’e gidelim mi, trafo’ya zıplayalım mı?" diye sorardı. Ama asla gitmezdik. O'nun dünyasından çıkamazdım. Ben çıkmak ister miydim peki? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım. O, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile O'nunla oyun oynuyormuşuz, O bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum...

Ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı... O'nun en yalın ve samimi hali. “Ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu. Öpücük balığı, öpücük balığı, pıt pıt pıt...

Masallar biter mi, biter işte. Arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir, birini kör bırakacaksınızdır, birinin yüreğini söküp atacaksınızdır... Zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar.. İşiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki...

Bir gün bana “gitme” dedi. Ama hep öyle derdi. “Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek... Bu şarkıdan iki şarkı sonra...” Hiçbir keresinde bırakmazdı beni. İyi, tamam, oynadık, bitti. Dönüşte yine oynarız. Dinlemezdi... ”Bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama... Sayalım, o kadar sonra git...” Pazarlık ederdim. “Fındık gün diilmiş, leblebi saat. Ona tamam.” “Peki” derdi. Sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “Peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi. “Yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış.."

Üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. Tek şamfıstık, o yüzyıldı... O ölümün geldiği zamandı. Onu pek tartışmazdık. Onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. Sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık...

“Ben gidiyim” dedim. Sesi boğuktu... ”Gitme” dedi. Ama söyledim. Hep öyle derdi. Giderdim sonra. Döndüğümde oradaydı, bilirdim. Yine “gitme” derdi.

“Gitme” dedi. Gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “Bu kez gitme”...

Gitmesem olur sanki. “Ama bunun sonu yok ki” dedim. “Yok işte salak“ dedi. ”Hep sonunu istiyorsun. Sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman... Yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman... Bu kez gitme işte. Gitme...”

Karşısında bir çocuk gibi duruyorum. İçimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor. Birileri yıllarca ördü o duvarı. Annem koydu bir tuğla, sonra babam... Dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum... Gidicem ben, işim var işim. Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem... Hasan’a borcum var. Tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş. İlknur iş arıyo sonra. Resmen iş istiyo işte, aramıştır. O'nun yeri ayrı ama İlknur da fena değil şimdi. İşim var. İşim...

“Gidiyim ben” dedim. Bu kez gözleriyle “gitme” dedi. Ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım. Tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım?” İşi var gözlerimin. Kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, top secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem... İlknur’un kalçalarına bakıcam. mtv’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler... İşi var gözlerimin...

Sonra yıldırımlar çaktı... Hiç susmadım. “Hayat masal mıydı yani? Dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa... Noolcaktı yani? Leblebiden saat olur mu? “Vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık! İyi. Pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok... Ee, anangil “oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? Öpücük balığını mı satacağız?” Nefes nefese sustum...

“Dışarıdakiler” dedi... “Dışarıdakiler, bunu beceremez işte... Öpücük balığını kimse alıp satamaz... Sen bile... Diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez..."

***

Bir varmıştı, şimdi bir yokmuş...

Nevizade Sokağı’ndayız, yol boyu meyhane... Masanın altından İlknur’un elini tutuyorum. Dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları. Bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık.” Elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum... Gümm! Dev.. Güm! Lamba cini.. Güm! Haramiler...

Kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar. Hani O'nun en yalın ve sevimli hali gibi... Gümm!.. Zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey... İlknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor. Uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram... Canım yanıyor... Sonra pıt pıt pıt... Darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene... Masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar. Ben görüyorum, İlknur görmüyor, kimse görmüyor...

Müzik bitti. İlknur bir şeye gülüyor. Masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var. O hep var Nevizade Sokağı'nda. Elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor. Cebimden para bulup kadına uzatıyorum. Aklımda zamanın en acı tadı... ”Peki kaç leblebi var bunun içinde teyze?” diye soruyorum. Kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “manyak mısın sen koçum?” diyor. İlknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor...

Az önce bir masal bitti, kimse bilmiyor... Öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor... İlknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer... uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “bana masal anlat” diye ağlıyor...

Diyelim ki öyküsünü yazdım, beş para etmiyor...

Kaynak: Atilla Atalay - Sıdıka

Fiziki Teslimatlı Döviz Vadeli İşlem Sözleşmeleri

Bu kayıt, vadeli işlem piyasaları ile ilgilenmeyenler için hiçbir şey ifade etmemekte ve hatta feci halde sıkabilmektedir. Söylemedi deme sonra :)

Kodu: USD için 302
EURO için 312

Sözleşme Büyüklüğü: 100,000 Usd / 100,000 Euro

Vade Ayları: Ocak, Mart, Mayıs, Temmuz, Eylül, Kasım
En yakın iki vade ve bunlardan biri Ocak değilse, ilaveten Ocak vade aynı anda işlem görecek)

Başlangıç Teminatı: USD için 16,000 TL (Sürdürme Teminatı: 12,000 TL)
EURO için 22,000 TL (Sürdürme Teminatı: 16,500 TL)

Minimum Fiyat Adımı: 50 TL

Bunlar fiziki teslimatlı döviz vadeli işlem sözleşmelerinin (FTDVİS) teknik özellikleri.

Son işlem günü ve takasa gelince..

FTDVİS’nin son işlem günü, ilgili vade ayının son işlem gününden önceki ikinci iş günü. Örneğin, Ocak 2010 vadeli bir FTDVİS’in son işlem günü 27 Ocaktır. Buna göre;

T GÜNÜ ( 27 Ocak)
27 Ocak günü açık olan tüm pozisyonlar otomatik olarak kapatılacak ve herhangi bir ihbara gerek kalmaksızın fiziki teslimata konu olacak. Saat 17.45’te taraflara yükümlülükleri bildirilecek.

T+1 GÜNÜ ( 28 Ocak )
En yakın iki vade olan Mart 2010, Mayıs 2010 ve bu iki vadeden biri Ocak olmadığı için Ocak 2011 vadeler işleme açılacak.

T+2 GÜNÜ ( 29 Ocak )
T günü, TCMB’nın 15.30’da açıkladığı döviz satış kuruna göre belirlenen yükümlülüklerin taraflarca yerine getirildiği gündür. Takas için son saat 16.30’dur. Tüm transferler Takasbank tarafından saat 16.30’da ilgili hesaplara yapılır. Takas işlemleri tamamlanmadan teminatlar serbest bırakılmaz.

Özetle genel hatlar bu şekilde.

Nakdi uzlaşmayla işlem yapmayan katılım bankalarının fiziki teslimata ilgi göstermesi bekleniyor.

Ayrıca 1,000 €/ 1,000 $ ile işlem yapmakta zorlanan kurumsal müşteriler için sözleşmeler 100,000 €/ 100,000 $ üzerine yazılacak. (Neden büyük rakamları konuşarak küçük yatırımcıyı dışlıyoruz sorusu üzerine..)

Nakdi uzlaşmaya alternatif vadeler olması açısından yılın tek aylarında sözleşmeler açılıyor.

En erken Aralık başına yetiştirilmeye çalışılacak. Belki Ocak ayına sarkabilir sözleşmelerin işleme açılması.

Özel şartlara tabi pozisyon transferleri de ( give up ) aynı tarihlerde başlayacak.

Tüm toplantının özeti budur.

İlla resmi olalım diyorsan da tıkırda bakalım.
Gürol'a Not: Sevgili Gürol, beğenmedim dersen, güdümlü anne terliğini buradan atar ve seni tuttururum :) Bu terliklerde yön şaşırma gibi bir olay olmadığını her çocuk gibi elbette sen de biliyorsun.

Özgür’e selamlar...

Gürol olmayana not: Sıkılırsın dedim de mi?

4 Kasım 2009 Çarşamba

eğer

Can Yücel...

Köy Enstitüleri'ni kurmuş eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in oğlu...
Almanca,İngilizce ve Fransızca'yı ana dili gibi okuyan/yazan/konuşan...
Aynı zamanda çok iyi bir çevirmen.
Hatta ona göre çevirmen değil, Türkçe söyleyen!

Rivayete göre, 66. sonenin çevirisini beğenmeyenlere;

"O orospu çocuğu Shakespeare de Türkçe biliyor olsaydı bunu böyle yazardı"
diyen...

Shakespeare'in ünlü 'to be or not to be' sözünü 'bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin' olarak Türkçeleştiren...

Ne çok severim...

Pps dosyalarına, had safhada arabesk müzik ve resimler eşliğinde konu olup bolca fwd edilse de çok daha fazlasıdır her zaman.

Hakkında daha çok konuşacağız...
.
.
.
Eğer

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
Arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir büyük ayrılıklar bile,
En güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
Yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
Çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
İnsan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
Hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
Kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
Öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de,
Kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
Son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
Meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
Beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
Tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
Yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
Son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
Her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
Dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
Namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
Dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
Sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
Kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
Kartvizitinde onca ayrılığın birinci dereceden failidir denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
İhanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.


Adını anmışken;

66. SONE
Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,

Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.

Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,

Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,

Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,

O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,

Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,

Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,

Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,

Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,

Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,

Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e

Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,

Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

William SHAKESPEARE

31 Ekim 2009 Cumartesi

Biraz bizden...

Biliyorum ki kah oradan, kah buradan bahsedeceğim.
Aklın karışacak. Kendimi dinlerken benim de aklım karışıyor çünkü.

O yüzden kısaca anlatayım şimdi..
Henüz yolun başındayken...

Ebru ben.
Uğruna dünyayı ters yüz ettiği Kadir'in sevgilisi...
Çok yakışıklı bir oğlum var; eşimin en güzel hediyesi..
Ve bir kız da ben doğurdum tarih 06.06.06 iken; tam bir cin cadısı!

Vıcık vıcık annelik, mucuk mucuk evlilik yazıları bekleme benden.
Öyle yaşamıyorum.
Öyle yaşamamak için sonsuz bir çaba sarfediyorum hatta.
Dünyaya evlenmek, çocuk doğurmak için gelen kadından ziyade öyleymiş gibi yapan kadından nefret ediyorum çünkü ben.

Biz, hikayesi bambaşka dört kişi...
Ebru,
Kadir,
Gökhan ve Dila...

Mükemmelmiş gibi davranan herkese inat,
Aynı çatı altında,
Aynı isim altında,
Ama gülüşerek,
Ama küsüşerek,
Had safhada gürültülü bir hayatı yaşıyoruz.

Diyelim ki buraya yazmak seni de davet etmek olsun hayatımıza..

Gel içeri ne duruyorsun?



LinkWithin

Related Posts with Thumbnails